A Travellerspoint blog

Livingstone

"Şelalenin suyunu çıkarmak.."

sunny 40 °C

Tuhaf bir ülke burası.. İnsanların yiyecek yemeği yok, evler kerpiç ve çatılar sazlıktan ama wireless internet heryerde! İki gündür kentin ve milli parkın altını üstüne getirdik, gezmekten yazacak vakit bulamadım. Aslında vakit vardı zaman ama henüz yazı beynimde susmamıştı, öyle çok şey var ki bahsetmeye değer.. Gün içinde devamlı "evet, bunu da yazmalıyım!" diyorum. "Afrika'nın bağrındayım!" diyebilirim ama sanki biraz daha var, henüz caddelerdeki tek beyazlar biz değiliz. Livingstone son derece turistik bir kasaba yine de şartlar ağır. Zorum zorum bu moteli bulduk (Fawlty Towers), odamızda banyo/wc var, büyük lüks. Çok güzel bir bahçe-avluya açılıyor odalar, bahçede kamp çadırı kuran seyyahlar da var. Bunlardan biri ne yazık ki bugün hastanelik oldu, biryerlerden sıtma kapmış. Biraz moral bozucu ama burda sıtma grip gibi ve teşhis/tedavisi çok yaygın ve başarılı. AIDS başka bir sorun, ne yazık ki toplumun %70inde var ve ülkedeki yaşam süresi 39 yıl. Düşünsenize, ben burda yaşlılardan biriyim.. Çocuk çok fazla ve çoğu AIDSli doğuyor, mezarlıklar kalabalık, mezarlar küçücük.. Açlık, yanlış beslenme, temiz su bulamama.. Bunlardan bu blogda bahsetmeyeceğim diye söz vermiştim kendime, çünkü hem siz okuyucular kolayca wikipedia'dan vs ülke gerçeklerini öğrenebilirsiniz, hem de asık suratlı bir günlük olsun istemedim, ama değinmeden geçemiyorum bu gece.. Burası tuhaf bir ülke.. Seyahatim bittiğinde, benden sonra aynı yola çıkacaklar için siyasal, coğrafi ve sosyal bilgiler vereceğim bir uzun yazı yazacağım. O nedenle şimdilik bu "ağır roman"ı kısa kesiyor ve Livingstone'un güneşli ve bol gökkuşaklı yönüne çekiyorum sizleri..

Livingstone son derece turistik bir kasaba, çünkü dünyanın 7. harikasına ev sahipliği yapıyor. Victoria Şelalesi; Zambezi nehrinin Zimbabwe ile Zambiya ülkelerinin arasında 1.7km genişliğinde muhteşem bir uçurum oluşturarak - tam 108mt'den - dökülmesi ile akıllara durgunluk verecek ölçüde muhteşem bir doğa olayı. Klasik "ölmeden görülmesi gerekenler" listesinde yer alıyor tabii ki - bazı insanların ölmek için buraya gelip, bu muhteşem görüntü karşısında yaşamı seçtiklerine dair hikayeler var. İki gündür milli parkta şelalenin karşısında, yanında ve ta ta ta taaaaam: ÜSTÜNDEyiz..!!! Önce Zimbabwe ile Zambiyayı ayıran köprüden baktık kendisine. Afrika'ya seyahat etmek sizin için yeterince maceralı değilse, Zam-Zim arasındaki bu köprüde, Zambezi nehrine doğru her türlü çılgın aktiviteyi (bunjee jumping, sliding, free jump vs vs.) yapabilmek mümkün. Bizim totolar yemedi.. Köprüden atlayanları izlemek bile yetti bana. Sonra biraz daha yanaştık şelaleye, hemen karşı kıyısından bir daha baktık alıcı gözle. Milli park bir nevi yağmur ormanı, çünkü şelalenin suları (o minik su damlaları) buharlaşarak devamlı yağmur etkisi yaratıyor. Yerel dilde buna "Mosi-o-Tunya" deniyor. Avanak ıslatan bizim dilde.. Madem ıslanmışız, madem mayolar içimizde, pabuçları da çıkardık, yerel bir genç çocuğun peşine takıldık. Çocuk bizi şelalenin tam tepesinde suların oynaştığı kıvrımların üstüne götürdü, kayalara tırmanıp, şelalenin oluşturduğu "meleklerin havuzu" adı verilen göletlerde yüzdük. En sonunda da "şeytanın havuzu"na girdik, yani hani BARAKA filminin açılışında gördüğünüz, şelalenin azgın sularının 108mt aşağıya döküldüğü o muhteşem noktanın hemen üzerinde, uçuruma sadece 20-30cm uzakta oturup, suların içinde yatabildiğiniz ve şelalenin dökülüşünü, muhteşem gök kuşaklarını izlediğiniz o akıllara durgunluk veren, herkesin gitmeye cesaret edemediği noktaya! İnanılmaz bir deneyimdi! Günün kalanını yüzerek, şelalenin üstünden altına, kenarından öbür ucuna bakarak, oturup gök kuşağını izleyerek geçirdik. Akşama nasıl yorgun ve nasıl doğa ile bütünleşmiş haldeydim anlatamam. Bunun üstüne cırcır böceklerinin sesi eşliğinde uyumak kalıyor..

Ertesi gün noeldi. Eşim hıristiyan olduğu için özel bir gün. Sabahtan yine şelaleye gittik çünkü tek bir gün yetmedi o güzelliği hazmetmeye. Akşam ise zambezi nehrinde romantik ötesi bir gün batımı tekne turuna katıldık. Güzel olan, sadece turistler değil, yerel halk da vardı aramızda ve bol bol MOSI birası, ingilizlerin sıtmaya karşı buldukları en güzel icatları olan cintonikler, yerel atıştırmalıklar, yavrularıyla beraber bizi meraklı bakışlarla süzen hipopotamlar ve balıkçıl kuşlarını kovalamakta olan 2mt'lik utangaç bir timsah eşliğinde çok güzel bir noel partisi oldu.

Son gün, Livingstone'u dolaştık, yerel mutfağı merak edip duruyoruz. Her yerde sadece kızarmış tavukla patates kızartması satılıyor. Ben mümkün olduğunca vejetaryen besleniyorum yıllardır, tavuğu da hiç sevmem zaten. Ağır bir koku, yollar hep tavuk kemikleri dolu.. Tüm bir ulus 3 öğün tavukla besleniyor! Zorum zorum bir yer bulduk, menü falan yok, adama yerel yemek dedik, tamam dedi, gitti, dönmüyor.. Biz heyecan içinde merakla bekliyoruz, ne gelecek diye, önceden de tembihledik tavuk patates olmasın diye. Aradan 1 saat falan geçti, önümüze içi sıcak su dolu iki tas geldi, içine parmakları batırıp temizleyelim diyeymiş. Sonra bizim irmik tatlısı ya da un helvasının beyazını düşünün, onun şekersizi lapa gibi bişey geldi. Bu Nshima'dır, bundan ufak parçalar koparacaksınız, elinizde yuvarlayıp gelen sulu yemeğe batıracaksınız, onu da ağzınıza atacaksınız dediler. Ay tamam çok otantik yani de, çatal kaşık? Yok.. Ha bu olmadı işte.. Biraz titizim ben, eller öyle heryeri eller, sonra getir yemeği elle.. Olmaz yani, bana ters. Neyse adam anlayışlı çıktı, biyerden çatal bıçak geldi bize. Herkes gülüyor bu "muzungu"lar (beyaz adamlar yani) napıyor diye.. Neyse yemek güzeldi, taze balkabağı yaprakları, yabani ıspanak, yabani patlıcan, tatlı patates yaprakları (kendileri nerde bu bitkilerin bilemiyorum) ve benim favorim: yer fıstığı ile dövülmüş ıspanak püresi (hint yemeği sevenler bilir, pag paneer diye bir peynirli ıspanak yemeği vardır, bunun aynısı diyebilirim). Bu yerel yemek macerasından sonra, ya nshimi mideye oturduğundan ya da devamlı kullandığım sıtma ilacı malarone'nin bilinen bir yan etkisi olduğundan, ya da beni yakından tanıyanların bildiği gibi zaten rüyalarım hep evlere şenlik olduğundan, gece boyu tuhaf tuhaf rüyalar gördüm. Harribo ayıcık şekerlerden birini (kırmızı bitane) ev hayvanı olarak almışız Flo ile, büyütüyoruz falan.. Flo büyüyünce yiyor, ben ağla ağla... neyse.. hepimizin akıl sağlığı için devam edemiycem. Sustum!

Posted by cerenmus 11:12 Archived in Zambia

Email this entryFacebookStumbleUpon

Table of contents

Be the first to comment on this entry.

This blog requires you to be a logged in member of Travellerspoint to place comments.

Enter your Travellerspoint login details below

( What's this? )

If you aren't a member of Travellerspoint yet, you can join for free.

Join Travellerspoint