A Travellerspoint blog

CapeTown

"Gökkuşağı kentinin siyah, beyaz ve diğer renkleri.."

sunny 23 °C

Uçağımız rüzgarda sarsıla sarsıla CapeTown'a inerken; uçağın bir sağ penceresine, bir sol penceresine baka baka, ilk defa anakara Afrika'sında olma heyecanımı gizleyemeyerek, pilottan ziyade kendimi alkışladım sanırım.. İnanılmaz, sonunda Afrika'dayım, anakaradayım!

Çantaları Woodstock'ta bulunan otele attığımız gibi, el-yüz bile yıkamadan kendimizi hemen sokaklara atıyoruz. Woodstock (otelin olduğu yer) CT'un biraz dışında ve tüm rehber kitaplarda yazan, geceleri elimizi kolumuzu sallaya sallaya her yere giremeyeceğimiz, girsek de çıkamayacağımız. Sanki şehir hava kararınca bir zombi-kente dönüşüyor; üzerlerinde her tür silahı taşıyan ve kullanmaktan çekinmeyen sokak çeteleri ve yılda 6000 cinayet ile, geçen hafta kaçırılıp öldürülen iki turistin haberi beynimde dönüp duruyor. Ama hava henüz aydınlık, zombi-saatine zaman var. (Bu arada teyzeme not: anlaşıldı ki, o "kaçırılan" turisti de aslında kocası öldürüp çeteleriyle ünlü yere atmış, arada kaynar nasılsa mantığıyla, vay hain adam vay)

Şehrin merkezinde, waterfront'da (limanda) güneş batarken renkler muhteşem. Keyfini çıkara çıkara biralarımızı yudumluyor ve insanları izliyoruz. İlk izlenimlerim; bu kent Türkiye'deki herhangi bir modern kentten 5 kat daha modern, temiz, düzenli ve yaşanılası! İnsanların gözlerindeki bakış yumuşak, yüzler gülüyor. Tabii ki, buna güvenip otele biraz geç dönmeye kalktık. Kısaca geçeyim: taksinin yolda birden "teklemeye" başlayan motoru, banliyönün ortasında bozulan taksi, arabanın yanında yürüyen karanlık tipler, bikaçının bizi işaret parmağıyla göstermesi, taksi şöförünün huylanıp bizi bi başka taksiye atıp para falan da almadan yollaması, kalp çarpıntıları, gecenin bir saati banliyönün ıssız sokaklarında oteli aramak, bulunca şöföre normalin iki katı "sağolasın abi tek parça getirdin" parası vermemiz vs vs. Sonuç: odaya çıkıp, yorganın altına gömülüp şu kararı aldık: "bundan sonra gereksiz macera aranmayacak, edebimizle hava kararırken odaya dönülecek!" Pek nevrotik gördüm bizi, ama risk almama konusunda siz blog takipçilerime verdiğim sözlere uyuyorum. Elim mahkum, ailem de okuyor bu blogu :) Yoksa bünyem sırf bloga yazmalık dizi dizi maceradan maceraya koşmaya pek hazır, bilirsiniz..

Ertesi sabah kargalar kahvaltıya oturmadan güneşi koskocaman halde tepede yakalayınca, caddelere atıldık. Her kentte vardır, benim çok turistik bulup hiç yanaşmadığım şu kırmızı otobüsler, itiraf edeyim her kuruşuna değermiş! Deve yüküyle para verdik ya, düdüğü doya doya çalmak için önce tam bir tur yaptık, sonra istediğimiz duraklarda inip binerek bütün gün şehri, CT'ın simgesi Table Mountain'i ve Camp's Bay'i ezberlercesine gezdik. Zaten şehir ufacık ve düzenli olduğu için insan hemen zihinsel haritasını çiziveriyor. İlk günün izlenimi, CT inanılmaz bir şehir; bi nevi Miami, bi nevi Beverly Hills. İnsanlar okyanusa bakan falezlere kurulu evlerde yaşıyor ve o kadar tembeller ki; evlere çıkmaya merdiven yok, teleferiğe benzeyen dış mekan asansörleri var! Kumsallar bembeyaz, deniz turkuaz.. Aman tanrım, cennetteyim.. Fakat, fazla rüzgarlı ve denizi 12 derecelik bir cennet bu! Deli Memet misali nerden estiği anlaşılmayan bu rüzgarda yüzmeyi bırak, ben yürümekte zorlanırken, saçlarım hemen tepede düğüm oldu.. Üstelik açık otobüsün suyunu çıkardığımız için amele yanıklarıyla bezenmiş haldeyim; eh bir de mide bozmak için bolca deniz ürünü yiyeyim tamam, tam turistik bir gün oldu işte. Böğk!

Ertesi günkü izlenimlerim bundan 180 derece farklı tabii. Artık kafamda detaylı bir harita var ya, sabah ilk iş elimle koymuş gibi bulduğum turizm ofisinden 15dk'da Namibya vizemi alıyorum ve sonra önümüzdeki günlerde adım adım gezeceğimiz Garden Route için araba kiralıyoruz. Daha sonra, aslında hiç sevmediğim ve daima kaçındığım birşey oluyor: bir grup turistle birlikte Township'lere, yani banliyölere, yani gettolara, yani gecekondulara gidiyoruz. Yani CT'un beyazların görmediği, eğitimli siyahlarının görmek istemediği, suçun kol gezdiği, fakirliğin insanın inanamadığı boyutlarda olduğu kenar mahallelerine. Banliyölere ne yazık ki turist grubu dışında tek başınıza gitmek mümkün değil, kemiğiniz dahi bulunmaz. Yanımızda ikidebir kafa hesabı yapan, kendi de banliyöden olan rehberimiz anlatıyor: Langa Township 1901'de kurulmuş, amaç hepsi bulaşıcı hastalık taşıdığına inanılan siyah (ve renkli; yani asyalı falan gibi ne siyah ne beyaz olanlara verilen ad) insanları şehirden uzaklaştırmak. İnsanlar evlerinden atılmış ve buralara sürülmüş. 1994'ten beri bu insanların "eğitimli"lerini tekrar şehre getirme çabası var ama tabii ki gettoya eğitimin ulaşmaması ve AIDS başta olmak üzere bulaşıcı hastalıkların akılalmaz boyutlarda olması, bu "çaba"ları bilinçli olarak geçersiz kılıyor. Gettodaki yaşam çok ağır, insanlar tek göz barakalarda, cam kırıkları ve çöplerin arasında yaşıyor. Tuvaletler dışarda, kız-erkek tüm çocukların kafası sıfıra vurulmuş ve zıp-zıp zıplayan bitleri görebiliyorsunuz. Çocuklara para vermek yasak bize, yoksa her gelenden dilenmeye başlayacaklarını söyledi rehberimiz. Kontrast inanılmaz, dün nerdeydik, bugün nerdeyiz.. Dünkü villalar nerde, bugünkü tek göz barakalar nerde.. Banliyöde (göreceli olarak) daha lüks evler de var, iki odası ve tuvaleti olan. Bunlar banliyöde çalışan, eli para gören insanlara ait. Bu insanlar doğdukları yerden ayrılmıyor. Garip olan, onlara daha fakirler saldırmıyor, banliyödeki insanlar arasında suç oranı sıfır! Fakat banliyö dışından gelenlere, turistlere, kısacası "hmmm ne de fakirsiniz, gece 5 yıldızlı otelime ya da villama gidince sizi düşünüp üzülücem yahu" diyen tiplere dayanamıyorlar. Çocuklar.. Çocuklar inanılmaz! Hemen gelip elini tutuyor ve seninle yürüyorlar, hiçbirşey de istemiyorlar. Tabii bizim turistler çocuklardan kurtulur kurtulmaz hemen ıslak mendillerle ufak çaplı bi duş aldılar göstere göstere ama.. Böyle vıt vıt öttüğüme bakmayın, titiz ötesi ve normalde hipokondriyak olan kocamın banliyö bar-barakasında elden ele dolaştırılan şişeden bira içişi şu dakikada hala gözümün önünden gitmiyor ve kendisine 1 saatlik bir "sağlık ve güvenlik" nutku çekmeme neden oldu.. İnanamıyorum hala bu Almanların bira aşkına.. Özetle, gece otele dönerken kontrasttan yorgun beynim sosyal meselelerle boğuşuyordu.

Otele dönüşte tatsız bir süpriz bizi bekliyor. Bankadan arıyorlar; birilerinin kredi kartımızdan 2000euroya yakın harcama yapmaya kalktığını ve işkillenen bankanın da kartı iptal ettiğini öğreniyoruz. Dakika bir gol bir! Hangi arada hangi derede kaptırdık bilmiyorum ki, kart hala cepte, çalınma falan yok ama numaralar nasıl olmuşsa birinin eline geçmiş ve sanal alışverişte kullanılmaya kalkılmış! Güney Afrika'da çok yaygınmış bu işler. Bundan sonra kredi kartına paydos. Hiç iyi olmadı tabii ama yanımızda yeterince nakit var neyse ki, merak etmeyin. Anlayacağınız Cape Town yetti, suyumuz kaynadı, gitme vaktidir.

Posted by cerenmus 08:58 Archived in South Africa

Email this entryFacebookStumbleUpon

Table of contents

Be the first to comment on this entry.

This blog requires you to be a logged in member of Travellerspoint to place comments.

Enter your Travellerspoint login details below

( What's this? )

If you aren't a member of Travellerspoint yet, you can join for free.

Join Travellerspoint