A Travellerspoint blog

Brandberg

"Çölde çay"

sunny 40 °C

Çölün ortasında bir vahadayım.. 5 saat boyunca etrafta tek bir ağaç görmeden, tozlu yollarda tangır tungur direksiyon salladıktan sonra; mandalina ve nar ağaçlarıyla, rengarenk çiçeklerle dolu bir bahçedeyim. Hayır, serap falan değil; 2750mt'lik Brandberg dağının kızıl sırtında bir vaha burası.

Windhoek'tan, Atlaktik okyanusuna kurulu Swakopmund'a 4 saatte gidiliyor. Yolda yine almış başını serpilmiş çöl bitkileri ve boyum kadar karınca yuvaları (ya da gökdelenleri diyelim; o boyda canlıdan bu boyda yapılar - mühendislik harikası) ile elektrik direklerine kurulu devasa kuş yuvaları gördük ve hepsinin fotoğrafını çektim (ne yazık ki internet aşırı yavaş, fotoğrafları yükleme imkanım olmuyor). Sonra Gemlik'e giderken şaşırdığımız gibi birden kendimizi Atlantik'in dev dalgalarının önünde buluverip, şaşırıverdik. Rengarenk Bavyera evleri, Almanca sokak isimleri ve Alman kafe ve restorantlarıyla dolu küçük bir Almanya bu "Swakopmund". Sevimli bir sahil kasabası, ucuz kamp alanları ve her tür çılgın adrenalin sporunu yapma ve bunlara ek olarak 15derecelik okyanus suyuna ayağınızın başparmağının ucunu sokma imkanı var. Çadırımızı kurduk, şarabımızı alıp sahile indik ve güneşi bu seyahat için son kez Atlantik'e batırdık (artık anca 1 ay sonra Hint okyanusuna geçeceğiz). Huşu içinde çadırımıza döndük, çiş-diş-duş üçlemesini halledip, sıtmaya karşı paraya kıyıp almış bulunduğumuz altından değerli Malarone'lerimizin ilkini törenler eşliğinde yuttuk ve (zıbarıp) yattık..

Ertesi sabah erkenden, midelerimize alman usulü bir kıyak çekip İskelet Sahili'ne doğru yola düştük. Burası okyanusun bitip çölün başladığı, renklerin sadece mavi ve sarı tonlarından oluştuğu, bir bitkinin, bir hayvanın ve bir yudum suyun bulunmadığı, dünyanın en kıraç çöllerinden biri ve ismini 16.yy'da buraya çakılan ve cehennemi birkaç günün (belki de sadece saatin) ardından ölen Portekizli denizcilerden almış ve ünlü bir portekiz şairi 19.yy'da bu bölgeyi ziyareti sırasında "cehennemin kapıları varsa eğer, burada bu kapıları gördüm" demiş.. Biz de gidelim görelim dedik ama yarı yolda ortamın korkunçluğundan intiharın eşiğine geldiğimiz ve 500km boyunca benzin istasyonu olmadığını öğrendiğimiz için doğuya, ülkenin iç çöllerine döndük. Ya da dönmedik, akıbetimiz Portekizlilerle aynı oldu ve ben bu satırları cennetin wi-fi'ını kullanarak yazıyorum.. Olabilir mi, valla olur.. Bak şimdi bu portakal bahçesi gözüme bi tuhaf gözükmeye başladı?!?! Bu arada bu bölgede "Himba" denen, tüm vücutlarını bir çeşit orkide yağı, süt ve çeşitli baharatlardan oluşan kıpkırmızı bir sıvıyla kaplayan, asla duş almayan ve sadece edep yerleri örtülü insanlar yaşıyor. Saçları ve derileri inanılmaz güzel ve kıpkırmızı. Bembeyaz çölde harika bir görüntü. Himbalar genelde hayvancılıkla uğraşıyor ve ateşe tapıyorlar. Avustralya yerlileri gibi, çölde su bulmak, yön bulmak ve şimdilerde turistlere satmak için değerli taş bulmakta uzmanlar.

Bugün direksiyon sırası bendeydi ve Türkan Şoray'ın "Şöför Nebahat" filmini yeniden uyarladım. Beni bilirsiniz, en sevdiğim şeylerden biri uzun yolda direksiyon sallamaktır. Harikaydı valla! Hatta yolda Serap abla'yı gördüm ve kendisiyle hatıra fotoğrafı çektirdim.. Resmen gerçekte olmayan bir deniz var arkamda, şahane! Sonra yol gittikçe daraldı, asfalttan çıktık toprağa, ordan kuma.. Kaya kaya gidiyoruz, her yer toz duman, etrafta hep 4x4ler, ben ufacık hatch'te kendimi Dakar Rallisinde falan sanıyorum, tabii karşı yönden gelenler hep el sallıyor, kadın olduğumu görünce bir de tezahürat.. Keyfime diyecek yok! Yemin ederim, benim içimde bi kamyon şöförü saklı arkadaşlar! Bu halde Uis kasabasına vardık, orda benim havam pıss diye söndü. Şöyle ki, trafik soldan, ben göbeğe sağdan daldım, polis amca gözlerini faltaşı gibi açıp düdüğünü öttürdü ve dedi ki: "Hanım, hanım, nereye gidiyorsun?" Ben de ege ağzımla: "Hüss! Sana mı hesap verecem? Eltimgillere gidiveriyorum!" dedim.. mi.. hayır, ama yaklaşık böyle bi diyalog yaşandı, aşağı yukarı..

Şimdi çölde çay içmekte ve yorgun kol ve ayaklarımı dinlendirmekteyim. Kucağımda da Carlos oturuyor, tanıştırayım; kendisi bir Meerkat yani şu Aslan Kral çizgifilminden hatırlayacağınız, gözlerinin etrafı kara kara daire olan, iki ayağının üstünde durup etrafa bakmayı seven, yeraltı şehrinde yaşayan, rakun türü türkçesini çıkartamadığım şu sevimli hayvancık. Kendisi bir şekilde evcilleşmiş, buranın maskotu olmuş ve hatta kamp alanının barında duvarda karakalemden tablosu falan var (neden var diye sormayın, ben de dumur oldum ama çölün ortasında mandalina ağacı oluyorsa bu neden olmasın diyip geçmek, fazla kurcalamamak lazım). Zaman Ahmet Haşim zamanı olup, çöl kızıla bürünür bürünmez, makinayı kapıp sizin için etrafta ufak bir foto-safari yapacağız. Bölgede tarihi taş çağına giden çok güzel duvar resimleri varmış, özellikle birinde görülen "beyaz kadın" figürü oldukça ünlü. Bu resimlerde çoğu zaman günlük yaşam ve avlanma hikayeleri oluyor, tabii genellikle kimin kimi avladığı pek anlaşılmıyor.. Gün batarken çadırımızı kurup, ufak bir kamp ateşi yakıp, konservelerimizi açıp, kıpkırmızı güneşi çöle batırarak günü sonlandıracağız. Bölge Afrika fillerinin doğal yaşam alanı olduğu için, gece bizi ziyaretleri söz konusu.. Durun bakalım gelen giden olacak mı.. Arkası yarın!

not. gelen giden oldu ama fil falan değil, iki uyuz eşekle birkaç inek gece boyunca çadırın çevresinde dolandılar..

Posted by cerenmus 00:31 Archived in Namibia

Email this entryFacebookStumbleUpon

Table of contents

Be the first to comment on this entry.

This blog requires you to be a logged in member of Travellerspoint to place comments.

Enter your Travellerspoint login details below

( What's this? )

If you aren't a member of Travellerspoint yet, you can join for free.

Join Travellerspoint