A Travellerspoint blog

Monkey Bay

"Her inişin, bir çıkışı vardır.."

sunny 35 °C

Bazen internet yokluğunun faydası oluyor. Bir önceki yazıyı yollamadan ve sizi üzüp meraklandırmadan bu yazıyı hemen arkasından yükleyebileceğim. Dipte geçen bir gecenin sabahı bu kadar güzel olabilir mi?

Şu an koskocaman bir BAOBAB ağacının (hani küçük prens'in ağacı) gölgesinde oturuyorum ve kıpırtısız gölü izliyorum. Pırıl pırıl bir güneş parlıyor. Sabah tüm elbiselerimi, bedenimi ve saçlarımı iyice sabunladım ve kampın kahyasına rica edip kafamı ince ince yoklattım, bit-pire yok, tertemizim! Ayrıca demin iki yumurta, iki dilim ekmek ve bir koca bardak süt içtim. Karnım da tok. Kampın kahyası laptopu köye götürüp şarj etti, orda elektrik varmış. Keyfim de yerinde.

Malawi hakkında yazmak istiyorum. Zambiya'yla karşılaştırılınca, Malawi çok daha ileri bir ülke. Lise eğitimi yaygın, hayvancılık ve tarım daha gelişmiş. İnsanlar bambu ve kerpiç evler yerine pişmiş topraktan yapılma evlerde yaşıyor, hastane sayısı daha fazla, insanlar genel olarak daha sakin ve güleryüzlü. Ülke demokrasi ile yönetiliyor ve bu nedenle Sam Amcadan yardım alınıyor. McDonalds KFC falan daha orta afrikaya girmemiş (neyseki) ama CocaCola ve Fanta bu ülkelerin resmi içeceği gibi birşey. Bakkal önüne oturup birer kola açmak, yerli halkla kaynaşmak için birebir. Ama dikkat edin, sizin şişeyi de inci gibi sapasağlam dişleriyle hart diye açmaya kalkmasınlar. Bu muzunguyu (beyaz adam) etkilemek için sıkça yapılan bir gösteriye dönmüş çünkü.

Yetersiz ve yanlış beslenme ne yazık ki burda da en yaygın sorun. Evet, Afrika aç ve ben de açım. Sadece üzeri sineklerle kaplı kızarmış tavuk parçaları, nshima denen lapa, kalitesiz bisküvi ve cipsler var etrafta, başka bir yiyecek bulmak mümkün değil. Neden böyle anlamıyorum çünkü güneşli ve yağışlı bir memleket burası ve tarıma açık araziler var, sebze ve meyve bulamıyoruz, süt ve peynir zaten hayal oldu. Çok takıntı yapmıyorum beslenmeyi, çünkü Afrika'nın açlığının bilincinde olarak geldim zaten buraya. Başkentlerde bazen süpermarkette bura için fahiş bir meblalara konserve mantar ya da fasülye bulunuyor. Birkaç kez böyle elimiz kolumuz dolu çıkıp aç insanları görünce yolda tüm paketleri dağıttık ve tekrar dönüp kendimize birşeyler alalım diye markete gittiğimizde, çoktan kapanmış olduğunu görüp aç uyuduk. Çocuklara süt falan almaya çalışıyorum ama süt tozu dışında bulamadım şimdiye dek. Onlar öyle açken bizim tok uyuyabilmemiz mümkün değil zaten. Neyse ki vitamin hapları var yanımızda. Tanzanya farklı olacak, orası nisbeten zengin ve modern bir ülke. Bir 10 gün daha dayanabilirsek..

Sağlık bir başka problem. Göl tatlı su olduğu için, içme suyu, banyo, çamaşır bulaşık suyu ve diğer tüm ihtiyaçlar için kullanılıyor. Özellikle Bilharzia denen bir parazit yaygın (adına aldanıp korkmayın, tedavisi kolay ve yaygın). Dün çok paranoya yaptım, titizlik krizim tutmuştu, çok huylandım. Dişimi falan içme suyundan fırçalıyorum ama açıkçası tabak çanak herşey gölde yıkanıyor yani önünde sonunda olacak birşey. Ananemin dediği gibi "olacakla öleceğin önüne geçilmez" diyerek bugün cumburlop atladım göle, uzun uzun yüzdüm, ferahladım. Hava 35 derece, göl temiz gibi duruyor, su berrak, turkuaz. Ha bu arada hemen arka koyda hipopotamlar ve timsahlar var ama bu koya gelmezlermiş, yine de sağıma soluma bakarak yüzüyorum merak etmeyin. Adrenalin yüklü bir ortam valla, komedi! Belamı mı arıyorum ben burda yahu?!

Ne arıyorum demişken.. Arayan sadece ben değilim, bulanlar da var. Daniel'den bahsetmeliyim. Daniel, şu an kaldığımız kampın sahibi olan Alman çiftin 2 yaşındaki oğlu. Sapsarı bir kafası ve güneşten kapkara bir teni var. Sabahtan akşama kadar pipisini sallaya sallaya anadan doğma bir şekilde kumsalda dolaşıyor, balık gibi yüzüyor ve ingilizce almanca ve Chichewa yerel dili karışımı bir dil konuşuyor. Dün elinde bir yılanla gelip tüm kampın turist kızlarını ciyaklattı. Çok matrak bir tip. Ailesi doğal büyüsün diye Malawi'ye gelmiş, aradıklarını da bulmuşlar.

Özetle söylemeliyim ki, Afrika içimde büyüyor ve önceki yazıda bahsettiğim "5 günün muhteşem geçen 2'si" için seyahatime devam ediyorum. Şimdi bir daha göle atacağım kendimi, sonra yavaş yavaş hava kararacak, rengarenk kelebekler yerini yanıp sönen ateş böceklerine bırakacak. Kurbağa sesleriyle sarmalanıp, binlerce yıldızın altında doğayı dinleyerek uykuya dalacağız. Afrika'yı seviyorum!

Posted by cerenmus 07:17 Archived in Malawi Comments (0)

Malawi Gölü

"(Gölün) Dibine vurmak.."

sunny 35 °C

Afrika'da geçirdiğim bir ayın ardından, (bir psikolog olarak) istatistiki bir değerlendirme yapmam gerekirse; her 5 günden 2'si muhteşem, 2'si ağır ve 1'i dayanılmaz derecede kötü geçiyor. Bugün de o dayanılmaz günlerden biri, belki de en ağırı.

Daha fazla kaldıramayacağımı hissettim.. Evi özledim; annemin yemeklerini, sıcacık köpüklü tertemiz bir banyoyu, rahat ve sabun kokan bir yatağı.. Burda ne arıyorum bilmiyorum.. Birden tüm seyahat anlamını kaybetti. Neden böyle hissediyorum emin değilim ama 8 saatlik tıklım tıkış otobüs yolculuğunda omzumda yürürken yakaladığım 6 bacaklı ufak bir hayvanın (pire miydi o?) bir haftadır doğru dürüst birşey yememiş olmanın, kamp alanında su-elektrik ve tuvaletin bulunmamasının genel bir birleşimi olabilir bu ruh hali.. Ya da artık ağır geliyor bu seyahat, daha fazla sürdüremeyeceğimi ve belkide artık eve dönme vaktinin geldiğini düşünüyorum. Öte yandan tam yolun ortasındayım ve görmek istediğim tropik Zanzibar adasının, Tanzanya ve Kenya'daki safarilerin hayalini kuruyorum. İki arada bir derede, Malawi gölünün kıyısındayım. Ve geceyarısı olmasına rağmen Malarone hala uyutmuyor ve kamp çadırımın üstüne şakır şakır yağmur yağıyor ve içeri damlayacak mı diye endişe ediyorum ve karnım aç ve acaba gölden herhangi bir bakteri ya da parazit kaptım mı diye endişe ediyorum ve laptopun pili bitmek üzere ve yıllarca hayalini kurduğum Malawi bana iyi davranmıyor bu gece..

Posted by cerenmus 07:15 Archived in Malawi Comments (0)

Zambiya - Malawi Yolu

"Bu hikaye tamamen hayal ürünü de olabilir.. Olmayabilir de.."

sunny 35 °C

Başardık! Sonunda Malawi'deyiz! Sonunda, rahatlıkla söyleyebilirim: Afrika'nın kalbindeyiz! Ama ne yolculuktu.. Bu sabah saat 4'te, dün geceden anlaştığımız ve benim "4 dolar için asla gelmez" dediğim taksi şöförü bizi tam zamanında pansiyondan aldı (evet, inanamıyorum adam 4 dolar için bütün gece pansiyonun önünde beklemiş, arabanın camını tıklatıp uyandırdık, yağmurda yolcu almayan istanbul taksicilerine kapak olsun!) ve Zambiya'nın başkenti Lusaka'nın yankesicileri ve her türlü karaborsanın döndüğü karanlık sokaklarından tek parça halinde süzülerek geçirip, otobüs terminaline ulaştırdı. Bununla da kalmayıp, bir gün önceden aldığımız biletlerin hakikaten Malawi'ye giden gerçek bir otobüse ait olduğunu görünce bir sevindik, bir sevindik..

70 kişilik optobüsün (2x2 yerine 2x3 kişilik koltuk sistemi var otobüslerde) 56-57 numaralı koltuklarında tek beyaz yolcularız, izbandut gibi iki "çikolata renkli" arkadaş kurulmuş bizim koltuklara. Kaldırana dek canımız çıktı. O saatte herkesin elinde birer tavuk butu, otobüsün içi dışı heryer çanta, poşet, bavul yüklü. Bangır bangır bir müzik, Gospel (afrika kilise müziği) korosu aşka gelmiş haykırıyor, çocuklar ağlaşıyor, bagaja konmaya çalışılan tavuklar gıdaklıyor, tam bir cümbüş. Yol 12 saat, bu müziğe nasıl dayanacağız derken İsa tarafından gerçek bir mucize gönderiliyor ve otobüsün ses sistemi bozuluyor. Allahım çok şükür! Bu sessizlik hali yolcular arasında küçük çaplı bir krize neden olduysa da, hemen çözüm bulunuyor: yolculardan biri cep telefonuna kayıtlı şarkıları hayrına hepimizle paylaşıyor da rahatlıyoruz. Bu durum 2 saat sürdükten ve sinirlerim keman yayı gibi gerildikten sonra, adamın telefonunun pili bitiyor ve kısa süreli bir başka sessizlik ve huzur dönemi yaşıyoruz. Fakat tombul bir politikacımızın dediği gibi, demokrasilerde çare tükenmiyor, sesine güvenen zambiyalı yolcular korosu hemen imdadımıza yetişerek şarkılar söylemeye başlıyor, geri kalanlar el çırparak ve patates/soğan çuvallarının arasında dans ederek eşlik ediyorlar. Al sana en hakikisinden animasyon işte! Bu durum 9 saat boyunca, Malawi sınır kapısına dek sürüyor ve ben nasıl başardıysam, ne katil ne de tımarhanelik oluyorum..

Malawi sınır kapısı ayrı macera. Aslında Malawi Türk vatandaşlarından vize istiyor ve Avrupalılar gibi elinizi kolunuzu sallaya sallaya gidip sınır kapısında alamıyorsunuz. Ben de edebimle Lusaka'dan vizeme başvurmaya niyetliydim. Fakat, kazın ayağı gösterdi ki, noel dönemi nedeniyle Lusaka'daki Malawi konsolosluğu 10 gün tatil yapmaya karar vermiş! Ya bekleyeceğim, ya sınırda şansımı deneyeceğim. Yani 9 saat yol gidip kös kös geri dönmek de var. Neyse biz bir cümbüş sınıra ulaştık, Zambiyadan çıkış damgasını aldım, hemen yan kapıda Malawiye giriş var. Ben en "avanak abdi" ifademle hiçbişi demeden uzattım pasaportu, polis bi bana baktı, bi elimdeki pasaporta ve o sihirli sözcükler dudaklarından dökülüverdi: "vizeyi sınırda alamazsınız, geri dönmeniz lazım"..

Ben "ay vay nasıl olur, lusaka kapalı, hık mık" derken tabii ordaki göbekli polis amcamız "siz buyrun şöyle bi içeri, nedir derdiniz anlayalım" dedi.. Biz buyurduk içeri, anlattık derdimizi, polis amcamız "ama vallahi olmaz illaki prosedür, kural vs" diyor, nuh diyor peygamber demiyor.. Bu arada da elinde pasaportum evirip çeviriyor, tabii bende jeton anca düştü. Amcam bahşiş istermiş.. Lakin ben bu işlerin acemisiyim, hayatımda hiç rüşvet vermemişim, vereni sevmemişim, "stop corruption" akımının ateşli bir savunucusu olmuşum.. Nasıl olacak bu iş? Bunlara "al abi bi çorba parası" da denmez ki, ağır abi bunlar.. Laf uzadıkça uzadı, adam söylemiyor açıkça, ben soramıyorum.. Sonunda cesaretimi topladım, battı balık yan gider diyip, tüm türk filmlerinden ve realite showlardan duyduklarımı bir bir söyledim, vallahi kulaklarıma inanamadım, neler de bilirmişim.. Adama ingilizce "bu işin bi oluru yok mu" "siz bize bi yolunu gösterin" falan gibi beylik laflar edip bide üstüne pazarlık yapıp, 50 dolara provizyon vizemi aldım mı aldım! Polis amca bi rahatladı, bi yüzü güldü, bi çay ikram edesi falan geldi.. Neyse uzun lafın kısası, Malawi sınırında vize alınıyor mu sorunuza cevap: alınabiliyor. Adamlar size bir form düzenliyor, provizyonlu vize diye. Siz de sınırdan geçiyorsunuz, 3 saat daha yol tepip başkente ulaşıyorsunuz ve 3 iş günü içersinde başkent Lilongwe'deki gümrük ofisine uğrayıp vizenizi (70 dolarlık asıl ücretini de ödemek koşuluyla) şak diye alıyorsunuz. Ya da, burda bahsettiklerim tamamen bir hayal ürünü ve gerçeklerle alakası yok tabii ki.. Bilemem orasını artık.

Posted by cerenmus 07:13 Archived in Malawi Comments (0)

Lusaka

"Kapalıyız.. Yarın tekrar deneyin..!"

sunny 40 °C

Sabahın erken saatlerinde otobüse atladık ve 8 saatlik sonsuz bir işkence sonrasında (bangır bangır çalınan afrikan müziğini artık sevmediğimi böğürerek ifşa edebilirim) başkent Lusaka'dayız. Başkent Lusaka, sadece keyifsiz değil, tamamen kapalı bir kent. Noel sonrası haftasonu ile birleşince, kentin girişindeki tabelaya adeta "kapalıyız!" yazısı asılmış gibi. Bu evrende kendinize "neden buradayım?" diye soracağınız az sayıda yerden biri, ne yazık ki Malawi yolunda zorunlu bir kavşak, otobüs değiştirme ve bir nefes alma noktası.

Fazla yazmayacağım, yarın sabah 4'te Malawi'nin başkenti Lilongwe'ye doğru yola çıkıyoruz - diye umud ediyorum, çünkü aldığımız biletler herhangi bir otobüse ait mi gerçekten emin olamıyorum. Sabah göreceğiz. Malawi bölgedeki en fakir ve en doğanın yutmuş bulunduğu ülkelerden biri, o nedenle 2 hafta kadar iletişimimiz kesilebilir. Merak etmeyin, dönüşüm muhteşem olacak! :P

Posted by cerenmus 11:14 Archived in Zambia Comments (2)

Livingstone

"Şelalenin suyunu çıkarmak.."

sunny 40 °C

Tuhaf bir ülke burası.. İnsanların yiyecek yemeği yok, evler kerpiç ve çatılar sazlıktan ama wireless internet heryerde! İki gündür kentin ve milli parkın altını üstüne getirdik, gezmekten yazacak vakit bulamadım. Aslında vakit vardı zaman ama henüz yazı beynimde susmamıştı, öyle çok şey var ki bahsetmeye değer.. Gün içinde devamlı "evet, bunu da yazmalıyım!" diyorum. "Afrika'nın bağrındayım!" diyebilirim ama sanki biraz daha var, henüz caddelerdeki tek beyazlar biz değiliz. Livingstone son derece turistik bir kasaba yine de şartlar ağır. Zorum zorum bu moteli bulduk (Fawlty Towers), odamızda banyo/wc var, büyük lüks. Çok güzel bir bahçe-avluya açılıyor odalar, bahçede kamp çadırı kuran seyyahlar da var. Bunlardan biri ne yazık ki bugün hastanelik oldu, biryerlerden sıtma kapmış. Biraz moral bozucu ama burda sıtma grip gibi ve teşhis/tedavisi çok yaygın ve başarılı. AIDS başka bir sorun, ne yazık ki toplumun %70inde var ve ülkedeki yaşam süresi 39 yıl. Düşünsenize, ben burda yaşlılardan biriyim.. Çocuk çok fazla ve çoğu AIDSli doğuyor, mezarlıklar kalabalık, mezarlar küçücük.. Açlık, yanlış beslenme, temiz su bulamama.. Bunlardan bu blogda bahsetmeyeceğim diye söz vermiştim kendime, çünkü hem siz okuyucular kolayca wikipedia'dan vs ülke gerçeklerini öğrenebilirsiniz, hem de asık suratlı bir günlük olsun istemedim, ama değinmeden geçemiyorum bu gece.. Burası tuhaf bir ülke.. Seyahatim bittiğinde, benden sonra aynı yola çıkacaklar için siyasal, coğrafi ve sosyal bilgiler vereceğim bir uzun yazı yazacağım. O nedenle şimdilik bu "ağır roman"ı kısa kesiyor ve Livingstone'un güneşli ve bol gökkuşaklı yönüne çekiyorum sizleri..

Livingstone son derece turistik bir kasaba, çünkü dünyanın 7. harikasına ev sahipliği yapıyor. Victoria Şelalesi; Zambezi nehrinin Zimbabwe ile Zambiya ülkelerinin arasında 1.7km genişliğinde muhteşem bir uçurum oluşturarak - tam 108mt'den - dökülmesi ile akıllara durgunluk verecek ölçüde muhteşem bir doğa olayı. Klasik "ölmeden görülmesi gerekenler" listesinde yer alıyor tabii ki - bazı insanların ölmek için buraya gelip, bu muhteşem görüntü karşısında yaşamı seçtiklerine dair hikayeler var. İki gündür milli parkta şelalenin karşısında, yanında ve ta ta ta taaaaam: ÜSTÜNDEyiz..!!! Önce Zimbabwe ile Zambiyayı ayıran köprüden baktık kendisine. Afrika'ya seyahat etmek sizin için yeterince maceralı değilse, Zam-Zim arasındaki bu köprüde, Zambezi nehrine doğru her türlü çılgın aktiviteyi (bunjee jumping, sliding, free jump vs vs.) yapabilmek mümkün. Bizim totolar yemedi.. Köprüden atlayanları izlemek bile yetti bana. Sonra biraz daha yanaştık şelaleye, hemen karşı kıyısından bir daha baktık alıcı gözle. Milli park bir nevi yağmur ormanı, çünkü şelalenin suları (o minik su damlaları) buharlaşarak devamlı yağmur etkisi yaratıyor. Yerel dilde buna "Mosi-o-Tunya" deniyor. Avanak ıslatan bizim dilde.. Madem ıslanmışız, madem mayolar içimizde, pabuçları da çıkardık, yerel bir genç çocuğun peşine takıldık. Çocuk bizi şelalenin tam tepesinde suların oynaştığı kıvrımların üstüne götürdü, kayalara tırmanıp, şelalenin oluşturduğu "meleklerin havuzu" adı verilen göletlerde yüzdük. En sonunda da "şeytanın havuzu"na girdik, yani hani BARAKA filminin açılışında gördüğünüz, şelalenin azgın sularının 108mt aşağıya döküldüğü o muhteşem noktanın hemen üzerinde, uçuruma sadece 20-30cm uzakta oturup, suların içinde yatabildiğiniz ve şelalenin dökülüşünü, muhteşem gök kuşaklarını izlediğiniz o akıllara durgunluk veren, herkesin gitmeye cesaret edemediği noktaya! İnanılmaz bir deneyimdi! Günün kalanını yüzerek, şelalenin üstünden altına, kenarından öbür ucuna bakarak, oturup gök kuşağını izleyerek geçirdik. Akşama nasıl yorgun ve nasıl doğa ile bütünleşmiş haldeydim anlatamam. Bunun üstüne cırcır böceklerinin sesi eşliğinde uyumak kalıyor..

Ertesi gün noeldi. Eşim hıristiyan olduğu için özel bir gün. Sabahtan yine şelaleye gittik çünkü tek bir gün yetmedi o güzelliği hazmetmeye. Akşam ise zambezi nehrinde romantik ötesi bir gün batımı tekne turuna katıldık. Güzel olan, sadece turistler değil, yerel halk da vardı aramızda ve bol bol MOSI birası, ingilizlerin sıtmaya karşı buldukları en güzel icatları olan cintonikler, yerel atıştırmalıklar, yavrularıyla beraber bizi meraklı bakışlarla süzen hipopotamlar ve balıkçıl kuşlarını kovalamakta olan 2mt'lik utangaç bir timsah eşliğinde çok güzel bir noel partisi oldu.

Son gün, Livingstone'u dolaştık, yerel mutfağı merak edip duruyoruz. Her yerde sadece kızarmış tavukla patates kızartması satılıyor. Ben mümkün olduğunca vejetaryen besleniyorum yıllardır, tavuğu da hiç sevmem zaten. Ağır bir koku, yollar hep tavuk kemikleri dolu.. Tüm bir ulus 3 öğün tavukla besleniyor! Zorum zorum bir yer bulduk, menü falan yok, adama yerel yemek dedik, tamam dedi, gitti, dönmüyor.. Biz heyecan içinde merakla bekliyoruz, ne gelecek diye, önceden de tembihledik tavuk patates olmasın diye. Aradan 1 saat falan geçti, önümüze içi sıcak su dolu iki tas geldi, içine parmakları batırıp temizleyelim diyeymiş. Sonra bizim irmik tatlısı ya da un helvasının beyazını düşünün, onun şekersizi lapa gibi bişey geldi. Bu Nshima'dır, bundan ufak parçalar koparacaksınız, elinizde yuvarlayıp gelen sulu yemeğe batıracaksınız, onu da ağzınıza atacaksınız dediler. Ay tamam çok otantik yani de, çatal kaşık? Yok.. Ha bu olmadı işte.. Biraz titizim ben, eller öyle heryeri eller, sonra getir yemeği elle.. Olmaz yani, bana ters. Neyse adam anlayışlı çıktı, biyerden çatal bıçak geldi bize. Herkes gülüyor bu "muzungu"lar (beyaz adamlar yani) napıyor diye.. Neyse yemek güzeldi, taze balkabağı yaprakları, yabani ıspanak, yabani patlıcan, tatlı patates yaprakları (kendileri nerde bu bitkilerin bilemiyorum) ve benim favorim: yer fıstığı ile dövülmüş ıspanak püresi (hint yemeği sevenler bilir, pag paneer diye bir peynirli ıspanak yemeği vardır, bunun aynısı diyebilirim). Bu yerel yemek macerasından sonra, ya nshimi mideye oturduğundan ya da devamlı kullandığım sıtma ilacı malarone'nin bilinen bir yan etkisi olduğundan, ya da beni yakından tanıyanların bildiği gibi zaten rüyalarım hep evlere şenlik olduğundan, gece boyu tuhaf tuhaf rüyalar gördüm. Harribo ayıcık şekerlerden birini (kırmızı bitane) ev hayvanı olarak almışız Flo ile, büyütüyoruz falan.. Flo büyüyünce yiyor, ben ağla ağla... neyse.. hepimizin akıl sağlığı için devam edemiycem. Sustum!

Posted by cerenmus 11:12 Archived in Zambia Comments (0)

(Entries 11 - 15 of 25) « Page 1 2 [3] 4 5 »