A Travellerspoint blog

Namibya Zambiya arası

"Bindik bir alamete.."

sunny 40 °C

Namibya ile Zambiya arasındaki Katima Mulila sınır kapısına ulaşabilmek için, başkent Windhoek'tan oldukça maceralı bir 18 saat yol katetmemiz gerekti. Kendimizi fiziksel (bir daha hiç su yüzü görmeyecekmişcesine yapılan banyo, mükellef bir yemek ve horul horul bir uyku) ve psikolojik (18 saatlik bir otobüs yolculuğunu başaracağımıza dair telkinler) olarak hazırlamış olsak da, hayatımda teptiğim en zor yol koşullarından biriydi diyebilirim. Akşam saatlerinde yine gecikmelerle başlayan yolculuğumuz, dura kalka uzadıkça uzadı ve gecenin bir saati kamyonu sollamaya (pardon sağlamaya, trafik soldan çünkü) kalkarken vites kutusu şöförün elinde kalınca, biz de cümbür cemaat yolda kaldık. Öyle usturupsuz biryerdeyiz ki, in cin top oynuyor ya da daha doğrusu aslanlarla ceylanlar tek kale maç yapıyor, biz de otobüsten inmiş, hışırtıları dinleyerek çiş yapıp, uyuşmuş eklemleri açarak, vites kutusunun yerine geri oturtulmasını umud ediyoruz. Dolunay tepsi gibi tepede, en yakın uygarlık merkezi 5 saat uzakta.. Kötü düşünceler gelir gibi olurken müjdeli haber alınıyor: vites kutusu yerine oturtulmuş. Nasıl olur, bu şekilde 12 saat gidilir mi falan derken, otobüse doluşuluyor, yola devam ediliyor.

Yolun 18. saatinde, Zambiya'da Livingstone'da olmamız gerekirken, biz daha Zambiya sınırından yeni içeri girmekteydik. Sınırda neyseki aranma taranma olmadı, adamlar halimize mi acıdı bilemiyorum ama uzun yolun kısası, 18 saatin Afrikancası 24 saat demekmiş. Livingstone'da otobüsten inerken, kıçım koltuğun şeklini almış, ayaklarım fil ayakları gibi şişmiş ve tüm otobüs halkıyla akraba olmuştum. Bir yarım saat daha kalsaydık, yemin ediyorum swahili dilini sökecektim. İlk öğrendiğim kelimeyi tahmin edersiniz: "Hakuna matata!" yani "no problem".. Her duruma uyuyor bu memlekette.

Kendimizi yer bulabildiğimiz tek otele, gecesi 5 dolarlık bir backpacker hosteline attık (bu yaşa gelip bunu bilmeyenler için: öğrenci yurdu türü, tuvaleti falan dışarda, koğuş gibi bi pansiyon şekli) ve ne yalan söyliyim, duvardaki ve yataktaki kan izlerini, sivrisinek bedenlerinin artıklarını ve banyoda evrim geçirip kanatlanmış 5cm büyüklüğündeki karafatmaları gördüğümüz halde görmemezlikten gelip horul horul da uyuduk..

Bu sabah resmen sınıf atlayarak, caddenin karşısındaki pansiyona geçtik ve şu an yemyeşil çimenlerin ortasına kurulu havuz kenarında serin serin bir esinti eşliğinde ayaklarımı uzatmış halde yazıyorum bu satırları. Bütün gün pansiyondaydık, dünyanın 7. harikasına ev sahipliği yapan Livingstone kasabasına burnumuzun ucunu bile çıkarıp bakmadan, yattık dinlendik. 24 saatlik yolun yorgunluğu anca çıkıyor. Yarın erkenden şelaleye gidicez, yani "Arkası Yarın!"

Posted by cerenmus 11:11 Archived in Zambia Comments (0)

Etosha Milli Parkı

"Zebra.. Siyah üstüne beyaz mı, beyaz üstüne siyah mı.. İşte bütün mesele bu!"

sunny 40 °C

Geceyarısını geçeli 2 saat oluyor. Malarone denen hain ilacın yan etkisi; uykusuzluk. Birkaç gecede alışırsın dediler.. Şu an çadırda, uyku tulumumun içinde kımıl kımıl halde sesleniyorum sizlere. Çadırın cibinliğinden görebildiğim kadarıyla tepede dolunaya yaklaşan tepsi gibi bir ay var, milyonlarca sivrisinek beni canlı canlı yiyebilmek için çadırın dört bir yanını kolaçan etmekte, sincap olduğuna kendimi inandırdığım birşey çadırın bi yanından toprak kazıp durdu, demin bir sırtlan iki yavrusu ile 1mt ötemden geçti ve çalılıkların ordan tuhaf sesler geliyor. Kısacası; doğanın tam ortasındayım! Muhteşem kokuyor doğa.. Hiçbiryerde bu kadar yoğun hissetmemiştim, işte Afrika bu!

Etosha, Namibya'nın Angola'ya yakın kuzeyinde ve pan denen yağışlı mevsimde göle dönen, kuru mevsimde bembeyaz çöl olan düzlüğü, savanası, çalılık alanları ile yüzlerce tür hayvana ev sahipliği yapan, ayrıca kendi arabanızla, kendi başınıza safari yapabileceğiniz ve içindeki kamp alanlarında konaklayabileceğiniz muhteşem bir milli park. Tabii ki 40derece havada saatlerce direksiyon salladık, haritadaki her yola girdik çıktık, binlerce hayvan gördük, yine de yetmedi. Birkaç gün buradayız, iki farklı kamp alanında toz toprak içinde, sulak alan bulmuş manda yavruları kadar mutluyuz.. Görülenler listesine ek: türlü türlü ceylan, maral, antilop, springbok, tavşan, çakal, sırtlan, zürafa, gergedan, bufalo, fil, zebra, tavşan, sincap, rengarenk kuşlar.. En güzeli sabah güneş doğarken ve akşam güneş batarken safariye çıkmak, çünkü bu saatte hayvanlar oldukça aktifler. Size sadece arabayı uygun bi açıyla park edip, sağınızdan solunuzdan geçen binlerce hayvanı ağzınız beş karış açık izlemek kalıyor. Onlar da sizi izliyor, izleşip duruyoruz.. Bayıldığım: zebraların totoları ve zürafaların ön ayaklarını zorum zorum ayıra ayıra su içmeye eğilmeleri..

Tek hoşlanmadığım, bu sivrisinekler.. Malum, sinek neslinin devamı için, tek bir sinekle beni aynı odaya koymanız yeterli. Bir de sıtma korkusundan psikopata bağladım, gaipten vızıltılar geliyor kulağıma devamlı.. Sinek kovucularla duş alıyorum resmen, bana mısın demiyor, her yerim delik deşik. Hart hurt devamlı kaşınma halindeyim.

Kamp hayatına gelince.. Bazı basit nimetlere şükretmeyi öğrendik. Misal; sert bile olsa bir yatak, bir yastık. Resmen sırtım kalas gibi oldu 5 gündür. Kamplarda sıcak su var, duş ve tuvalet temiz ama 40 derecede ve toz duman içinde 5dk sonra sanki haftalardır hiç duş yüzü görmemiş hale geliyorsunuz. Bir de gece kamp ateşi süper bişi, dikkat ettim hemen 2 günde geleneksel rollere büründük. Flo ateşi yakıyor, ben "ekmek-peynir-salatalık turşusu ve su"dan oluşan akşam yemeğini hazırlıyorum, iki de taş bulduk tam popolarımızın büyüklüğünde, onlara da oturuyoruz.. En büyük lüksümüz ıslak mendil, vallahi muhteşem bir buluş! Bir de güneş enerjisiyle çalışan lambalarımız var, gece bizi baya oyalıyorlar. Müziği hiç özlemedim, doğanın sesi yetiyor. Dört gündür doğayla başbaşaydık, birtek bu gece etrafta bizden başka kampçılar da var (ne yazık ki) ve biri gitar getirmiş, "akdeniz akşamları"nı çalmaya başlayacak diye korktum bi an.. Bu gece kamptaki son gecemiz, yarın Etosha'dan ayrılıyoruz. Medeniyete kavuşunca görüşmek üzere!

Posted by cerenmus 00:34 Archived in Namibia Comments (0)

Brandberg

"Çölde çay"

sunny 40 °C

Çölün ortasında bir vahadayım.. 5 saat boyunca etrafta tek bir ağaç görmeden, tozlu yollarda tangır tungur direksiyon salladıktan sonra; mandalina ve nar ağaçlarıyla, rengarenk çiçeklerle dolu bir bahçedeyim. Hayır, serap falan değil; 2750mt'lik Brandberg dağının kızıl sırtında bir vaha burası.

Windhoek'tan, Atlaktik okyanusuna kurulu Swakopmund'a 4 saatte gidiliyor. Yolda yine almış başını serpilmiş çöl bitkileri ve boyum kadar karınca yuvaları (ya da gökdelenleri diyelim; o boyda canlıdan bu boyda yapılar - mühendislik harikası) ile elektrik direklerine kurulu devasa kuş yuvaları gördük ve hepsinin fotoğrafını çektim (ne yazık ki internet aşırı yavaş, fotoğrafları yükleme imkanım olmuyor). Sonra Gemlik'e giderken şaşırdığımız gibi birden kendimizi Atlantik'in dev dalgalarının önünde buluverip, şaşırıverdik. Rengarenk Bavyera evleri, Almanca sokak isimleri ve Alman kafe ve restorantlarıyla dolu küçük bir Almanya bu "Swakopmund". Sevimli bir sahil kasabası, ucuz kamp alanları ve her tür çılgın adrenalin sporunu yapma ve bunlara ek olarak 15derecelik okyanus suyuna ayağınızın başparmağının ucunu sokma imkanı var. Çadırımızı kurduk, şarabımızı alıp sahile indik ve güneşi bu seyahat için son kez Atlantik'e batırdık (artık anca 1 ay sonra Hint okyanusuna geçeceğiz). Huşu içinde çadırımıza döndük, çiş-diş-duş üçlemesini halledip, sıtmaya karşı paraya kıyıp almış bulunduğumuz altından değerli Malarone'lerimizin ilkini törenler eşliğinde yuttuk ve (zıbarıp) yattık..

Ertesi sabah erkenden, midelerimize alman usulü bir kıyak çekip İskelet Sahili'ne doğru yola düştük. Burası okyanusun bitip çölün başladığı, renklerin sadece mavi ve sarı tonlarından oluştuğu, bir bitkinin, bir hayvanın ve bir yudum suyun bulunmadığı, dünyanın en kıraç çöllerinden biri ve ismini 16.yy'da buraya çakılan ve cehennemi birkaç günün (belki de sadece saatin) ardından ölen Portekizli denizcilerden almış ve ünlü bir portekiz şairi 19.yy'da bu bölgeyi ziyareti sırasında "cehennemin kapıları varsa eğer, burada bu kapıları gördüm" demiş.. Biz de gidelim görelim dedik ama yarı yolda ortamın korkunçluğundan intiharın eşiğine geldiğimiz ve 500km boyunca benzin istasyonu olmadığını öğrendiğimiz için doğuya, ülkenin iç çöllerine döndük. Ya da dönmedik, akıbetimiz Portekizlilerle aynı oldu ve ben bu satırları cennetin wi-fi'ını kullanarak yazıyorum.. Olabilir mi, valla olur.. Bak şimdi bu portakal bahçesi gözüme bi tuhaf gözükmeye başladı?!?! Bu arada bu bölgede "Himba" denen, tüm vücutlarını bir çeşit orkide yağı, süt ve çeşitli baharatlardan oluşan kıpkırmızı bir sıvıyla kaplayan, asla duş almayan ve sadece edep yerleri örtülü insanlar yaşıyor. Saçları ve derileri inanılmaz güzel ve kıpkırmızı. Bembeyaz çölde harika bir görüntü. Himbalar genelde hayvancılıkla uğraşıyor ve ateşe tapıyorlar. Avustralya yerlileri gibi, çölde su bulmak, yön bulmak ve şimdilerde turistlere satmak için değerli taş bulmakta uzmanlar.

Bugün direksiyon sırası bendeydi ve Türkan Şoray'ın "Şöför Nebahat" filmini yeniden uyarladım. Beni bilirsiniz, en sevdiğim şeylerden biri uzun yolda direksiyon sallamaktır. Harikaydı valla! Hatta yolda Serap abla'yı gördüm ve kendisiyle hatıra fotoğrafı çektirdim.. Resmen gerçekte olmayan bir deniz var arkamda, şahane! Sonra yol gittikçe daraldı, asfalttan çıktık toprağa, ordan kuma.. Kaya kaya gidiyoruz, her yer toz duman, etrafta hep 4x4ler, ben ufacık hatch'te kendimi Dakar Rallisinde falan sanıyorum, tabii karşı yönden gelenler hep el sallıyor, kadın olduğumu görünce bir de tezahürat.. Keyfime diyecek yok! Yemin ederim, benim içimde bi kamyon şöförü saklı arkadaşlar! Bu halde Uis kasabasına vardık, orda benim havam pıss diye söndü. Şöyle ki, trafik soldan, ben göbeğe sağdan daldım, polis amca gözlerini faltaşı gibi açıp düdüğünü öttürdü ve dedi ki: "Hanım, hanım, nereye gidiyorsun?" Ben de ege ağzımla: "Hüss! Sana mı hesap verecem? Eltimgillere gidiveriyorum!" dedim.. mi.. hayır, ama yaklaşık böyle bi diyalog yaşandı, aşağı yukarı..

Şimdi çölde çay içmekte ve yorgun kol ve ayaklarımı dinlendirmekteyim. Kucağımda da Carlos oturuyor, tanıştırayım; kendisi bir Meerkat yani şu Aslan Kral çizgifilminden hatırlayacağınız, gözlerinin etrafı kara kara daire olan, iki ayağının üstünde durup etrafa bakmayı seven, yeraltı şehrinde yaşayan, rakun türü türkçesini çıkartamadığım şu sevimli hayvancık. Kendisi bir şekilde evcilleşmiş, buranın maskotu olmuş ve hatta kamp alanının barında duvarda karakalemden tablosu falan var (neden var diye sormayın, ben de dumur oldum ama çölün ortasında mandalina ağacı oluyorsa bu neden olmasın diyip geçmek, fazla kurcalamamak lazım). Zaman Ahmet Haşim zamanı olup, çöl kızıla bürünür bürünmez, makinayı kapıp sizin için etrafta ufak bir foto-safari yapacağız. Bölgede tarihi taş çağına giden çok güzel duvar resimleri varmış, özellikle birinde görülen "beyaz kadın" figürü oldukça ünlü. Bu resimlerde çoğu zaman günlük yaşam ve avlanma hikayeleri oluyor, tabii genellikle kimin kimi avladığı pek anlaşılmıyor.. Gün batarken çadırımızı kurup, ufak bir kamp ateşi yakıp, konservelerimizi açıp, kıpkırmızı güneşi çöle batırarak günü sonlandıracağız. Bölge Afrika fillerinin doğal yaşam alanı olduğu için, gece bizi ziyaretleri söz konusu.. Durun bakalım gelen giden olacak mı.. Arkası yarın!

not. gelen giden oldu ama fil falan değil, iki uyuz eşekle birkaç inek gece boyunca çadırın çevresinde dolandılar..

Posted by cerenmus 00:31 Archived in Namibia Comments (0)

Windhoek

"Sonunda, Afrika!"

sunny 35 °C

Başkentteyiz; her yerde gülümseyen, simsiyah saçları örgüş örgüş güzel insanlar var. Dün yürüyerek şehri gezdik ve o kadar pozitif bir tad aldık ki, kocamı pansiyonun çimenlik alanında Windhoek birası ve Afrika tarihini anlatan kitabıyla başbaşa bırakıp, pembe eteğimi giyip, bide kırmızı rujumu sürüp, yerel pazarda gezmeye çıktım.. Kaçtım daha doğrusu, gizli bi işim var. Malum noele sadece 10 gün kaldı; bu adamcaaz alışkın annesinin evinde kocaman çam ağacının süslenmesine, altına bisürü bisürü paketler konmasına, ev yemeği ve aile saadetine; yaban ellerde gariplik çekmesin.. Kendisine boncuktan yapılma (burda boncuk süsleri pek çok) minyatür bir çam ağacı, ev yemeği niyetine haribo şekerlemeler, hediye yerine de sevimli ötesi bi noel kartı almış bulunuyorum, noelde cöt diye çıkarıp "süpriiiiiiz!" yapıcam. Bu seyahatte 1 noel, 1 yılbaşı, 2 de doğum günü kutlamamız olacak (zaten geriye ne kaldı?!?) kutlaya kutlaya geziyoruz yani, deliye her gün bayram..

Paketi çaktırmadan odaya bıraktım, Flo'yu aldım ve bürokratik işleri halletmeye koyulduk. Namibya'da 10 gün kalıcaz ve bir sonraki hedef Zambiya'daki Victoria Şelalesi, dolayısıyla vizeye başvurmamız gerekiyor. Dün gelir gelmez uğradık ama öğlende kapanıyorlarmış ve vize 21 gün sürer dediler. Kırmızı rujla 21 dakikada aldık vizeyi (abartmıyorum, dakika tuttum), ben tek girişli 14 gün istedim, adam vermişken 3 aylık vermiş, göbek ata ata çıktık dışarı. Yolda insanlar korna çalıp el falan sallıyorlar, öyle bi esenlik havası içindeyiz. Bu başarımızı kutlamaya, akşam yemeği için buralıların uğrak yeri "Joe'nun barı"na gittik. Çok acaip bi mekan, duvarlarda yerel eşyalar, av hayvanlarının doldurulmuş kafaları, 19.yy'dan kalma içki şişeleri, yerel süsler püsler.. Turist cenneti diyeceğim, diyemiyorum, birsürü yerel amca bara oturmuş gülerek sohbet ediyor. Menü geldi, ayrı bi macera. Özetle, ben sebze kafamın dikine giderken, Flo "Savana Şiş" istedi ve gelenler şişte sırayla: "Devekuşu eti, haşlanmış mısır, Timsah eti, haşlanmış biber, Zebra eti, haşlanmış patlıcan, Kudu (bir tür geyik) eti, haşlanmış havuç, Tavuk".. Evet, tattım arkadaşlar hepsini ve devekuşu hakikaten güzel, yağsız bir biftek tadında. Timsah fiyasko, yağlı bi tavukla yılan balığı arası bir tadı var ve sırf sinir. Zebra tuzlu bir et, Kudu ise ciğer gibi. Etosha'da "Büyük5'li"yi (siyah rhino, buffalo, fil, leopar ve aslana kısaca Büyük5'li deniyor) denersek yine yazarım gözlemlerimi, siz de yemiş kadar olursunuz..

Özetle; Windhoek'da pek bi dinlendik, beslendik, temizlendik, wi-fi'landık. Yarın sabah erkenden yola düşüp, kıyıdaki balıkçı kasabalarından, Namib çölüne, ordan "İskelet Sahili" denen kuru ötesi bölgeye, ordan Büyük 5li ve saz arkadaşlarını görmeye (ve kısmetse yemeye, yuh bize dimi..) Etosha Milli Parkı'na geçeceğiz. Bölgede internet bulacağımı (daha doğrusu arayacağımı) sanmıyorum, o nedenle benden 1 hafta-10 gün haber alamazsanız korkmayın (sevgili aileme efsanevi Hindistan olayımı tekrar yaşatmamak için yazıyorum). Hepinize kucak dolusu Namibya patatesi diyor ve okumaktan yorgun gözlerinizden öpüyorum..

Posted by cerenmus 09:45 Archived in Namibia Comments (1)

Uppington (GA) - Windhoek (NA) arası

"Dikkat! Bu bir yol yazısıdır!"

sunny 38 °C

(Giriş ve özür: Namibya'dan yazarım bir sonraki yazımı diye düşünüyordum ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Son 5 gündür kamp yaptığımız için teknolojiden uzağız, şikayet edemem, harikaydı.. Ama şu yazıları ve fotoları yükleyebilsem rahatlıycam yahu.. Resmen seyahat blogu kabızlığı çekiyorum! Hepsini bir arada okumak zorunda kalacağınız için özür dilerim, blog şokuna maruz kalmamak için, en alttan başlayıp sıralı okuyunuz bari)

Nerde kalmıştık.. Ha, evet.. Uppington'dan doluştuk otobüse, Namibya'nın başkenti Windhoek'a doğru yola düştük.. Biz otobüsü normal memleketlerdeki gibi normal saatinde normal normal kalkar sandığımız için, asıl kalkıştan 1 saat önce 40 derecede (ha bu arada duydum ki kar yağıyormuş memlekette, totolar donmaktaymış.. sizin için de terliyorum, o zaman) sokakta 20şer kg'lık sırt çantalarıyla bekleştik ve bunun mükafatı olarak da iki katlı otobüsün üst katının en ön koltuklarını kaptık. Kendimi gazoz kapağından madalya kazanmış bir çocuk kadar şen hissediyorum.

Şu an saat gecenin 2'si, otobüste herkes (omzuma başını koymuş olan sevgili kocam da dahil) fosur fosur uyuyor. Bense faltaşı gibi açılmış gözlerle, adeta geniş ekranda belgesel seyreder gibi, gözlerimi yoldan, yolun her iki yanındaki çölden, arada yoldan sürünerek, koşarak ve kaçarak geçen mahlukattan, simsiyah gökyüzündeki milyarlarca yıldız ve Dreamworks şeklindeki aydan (tevellütü hayli yol almış olan okuyucularım için; hilal de denebilir) alamıyorum. Muhteşem bir andayım, ey dostlar.. mp3-çalarda Mandelson çalıyor bu keyfin üstüne! Ulvi bir an, sizlerle paylaşayım dedim.

Yol dümdüz ve çok dar, bizdeki köy yolunun kaymak asfalt çekilmiş halini düşünün. Haliyle, karşı istikametten ortalama 45dk'da bir geçen arabaların şöförleriyle "çak bi beşlik, adamım!" yapabileceğimiz adrenalini yüksek bir yolculuk oluyor. Otobüste birbirine benzeyen ve benim üçüz olduklarını düşündüğüm şöförlerden biri sürekli uykuda, diğeri de asıl şöförle sohbet halinde. 2 saat önce sinir hoplatan bir sınır macerası yaşadık. Bizim Bulgaristan'la sınır kapımızdan 80lerde geçmişliğiniz varsa az çok anlarsınız ruh halini.. Önce Güney Afrika Cumhuriyetinin sınırında pasaport kontrolünü takiben bavulları otobüsten çıkardık ve seyyar x-rayden geçirdik, sonra tabii tüm backpackler şüpheli bulunup ince ince arandı. Polis "what is this" falan diyor, ben "this is a dirty underwear, by victoria's secret" diyorum. Neyse, atlattık, tekrar otobüse kondu bavullar, düştük yola. İki ülke arasında yaklaşık 10km'lik no mans land var, in cin top oynuyor. Sonunda Namibya bayrağı göründü, ne yalan söyliyim daha bi "Afrika Afrika" sallanıyordu bence.. Yine otobüsten indik, saçları ince ince örülmüş bir hatun kişi pasaportu damgayla süsledi, yine bavullar indi, yine bi "what is this" "this is don kardeşim don" sohbeti yapıldı, yine binildi otobüse.. Öyle bi giriş oldu Namibya'ya işte..

14 saat sürüyor yol, şikayet edemem, oldukça rahat bi haldeyiz. Ayaklarımı kaldırdım cama dayadım, manzaranın ve müziğin keyfini çıkarıyorum. Bu vesileyle de geride bıraktığımız G.Afrika hakkında iki çift laf edesim var.

Şimdi kimse alınmasın darılmasın, beyaz adam olarak bu memleketin içine etmişiz. Afrika'nın A'sını göremedim ve büyük hayal kırıklığı yaşadım. Heryerde şişko şişko beyazlar, onlara hizmet eden siyahlar. Beyaz adam denize nazır evinde, elektrikli tellerle örülü duvarlar ve 187 adet kilidiyle, gettoda yaşayan ve bazısı aynı tek odayı 3 aile paylaşan siyahlardan sürekli bir korunma halinde. Beyaz adam hala sömürüyor bu ülkeyi, göstermelik yönetim siyahlarda ve bazısı kendini kurtarıp beyazlarla aynı standartta yaşayabiliyor ama sosyal açıdan kesinlikle birbirine karışamamış iki toplum var. Suç almış başını yürümüş, gece dışarı çıkmak nerdeyse imkansız. Doğada kamp yaptık sanıyorsunuz ya, yalan.. Sağı solu korumalı doğa hepsi, oyuncak doğa. CapeTown zaten bildiğiniz avrupa şehri, gettosunda şak şuk fakirliğin fotosunu çekmeyi de kendime yakıştıramadım. Deneyimledim ve orda gördüklerim, sosyal düzensizlikler ve koyver gitsin mantığı beni mutsuz etti. Garden Route da Avustralya'nın batısında yaşadığımız için bizi etkilemedi açıkçası. Johannesburg'a gereksiz uzatma olacağı için ve biraz da basındaki haberler nedeniyle gitmedik, bişey kaçırdığımızı da sanmıyorum. Benim için en güzel deneyim doğada kamp yapmak, sonsuz düzlüklerde araba kullanmak ve Addo'daki doğal yaşamı yakından görebilmekti. Doğrusu bu yapay ülkeden çıktığım ve Windhoek'a doğru yol almakta olduğum için çok mutluyum! "Sonunda, Afrika.." diyorum ve ilk teknolojik fırsatta bu yazıları yüklemeyi umuyorum. Şimdi izninizle bu güzel gecenin keyfini çıkarmaya devam edeceğim.

Posted by cerenmus 09:02 Archived in South Africa Comments (1)

(Entries 16 - 20 of 25) « Page 1 2 3 [4] 5 »