A Travellerspoint blog

Garden Route

"Aralık gecesinde ağustos böceklerini dinlemek.."

sunny 26 °C

Bu yola düşmeyeni dövüyolar! Ciddiyim.. Güney Afrika'nın en tepilesi yolu, CapeTown ile Port Elizabeth arasında, yani bildiğiniz Afrika kıtasının en güneyindeki yaklaşık 350km'lik alan. Burası öyle efsanevi bir güzellikte ki, yolda içlenip hönkürerek ağlamanız, ömrünüzün geri kalanında bi yolunu bulup bu yola tekrar baş koyacağınız günün hayaliyle yaşamanız falan mümkün. Gittim, gördüm; şahane!

Olay şöyle vuku buldu; kredi kartı dolandırıcılığı sonrasında bize dar gelen CT'dan pılımızı pırtımızı toplayıp günlüğü 20euro'ya kiraladığımız arabaya doluştuk ve "çantalar elimizde uzun ip belimizde" nidalarıyla Cape Good Hope'un kıvrımlı yollarında direksiyon sallamaya başladık. Bu arada yoldaki "babunları beslemeyin, saldırıyorlar" yazıları ile "dikkat penguen çıkabilir" tabelalarına çok şaşırdığımı söylemeliyim. Ama beni asıl şaşırtan, unlu mamüller satan bir dükkanın silahlı korumalarca korunuyor oluşuydu. Tabii insan içerde nasıl bi mamül var diye merak ediyor, biz de ettik ve metal dedektöründen geçerek daldık içeri. Yemin ederim cennet orası arkadaşlar, ayrıntıya girmeyeceğim ama o mamülleri görseniz turunç memeli huri falan aramazsınız! O dakika neden silahlı korumalar olduğunu da anlamış bulundum. Limonlu, orman meyveli, karamelli bir torba mamülü hala bagajda saklıyor ve yemeye kıyamıyoruz, öyle söyleyeyim..

Yol, bizim Ege sahil şeridi gibi kıvrıla kıvrıla dağa tırmanıyor, 100mt'lik falezlerde ayaklarımızın altındaki okyanus turkuaz. Sonra birden ovaya iniliyor, kurak kumsallar yola taşmış, sonra yol içlere doğru yöneliyor ve tüm bitki örtüsü yeniden değişiyor. Bu sefer dizi dizi şarap bağları, şirin mandıralar, rüzgar değirmenleri.. Franschoek'te ben deliriyorum, en sevdiğim ağaç - o narin Jacaranda - tüm heybetiyle masmavi açmış (Burcuş Burcuş, seni andım), binlercesi, sıra sıra! Öldüm de ben, haberim mi yok?!? Bu güzelliğin ortasında kamp kuruyoruz, bağların birinden aldığımız şarabı açıyoruz, doğayı dinliyoruz; rüzgar, kurbağalar, sessizlik.. Doğada ben hep rahat bir uyku çekerim, yine öyle oluyor. Sabahın 6'sında gak-guklamaya başlayan karga bana "bir çalar saat konsepti olarak, karga!" başlıklı bir eser yazdıracak gibi olsa da, kampın duşunun suyu 15 derece civarında olup, yeni çıkan güneşte yeni yeni ısınmaya başlayan totomun buz tutmasına neden olsa da, çadırda uyumaya değerdi diyerek ve önümüzdeki günleri de bu şekilde doğayla bütünleşerek geçirmeye karar verdik.

Bu 300km'yi 3 günde zor aştık; tersine bir rekor. Ama yol o kadar güzeldi ki.. Afrikanın yarısını iki aya sığdırmaya çalışınca, beğendiğimiz her yerde günlerce durmamız mümkün olmuyor, ama rota ve zaman el verdiği sürece, bembeyaz kumsalların, şarap bağlarının ve ormanların ortasında çadırın ve doğanın "gürültüsünün" keyfini çıkartıyoruz. Bu arada anneme not; hani sizin salonda 30cm'lik bir kaktüs vardır, bu boya ulaştığı için biz ailecek kendisiyle gurur duyarız ya.. Dün doğanın ortasında onun 3,5mt'lik "serpilmiş" halini görünce (hasedimden) hemen arabadan inip altında bir çiş molası verdim.. Yollar hep Aloevera dolu, bu ülkede aloe'nin etinden / sütünden / her bişeyinden faydalanıyorlar, aloeveralı tuvalet kağıdı vs. var!

Garden Route bölgesi Port Elizabeth'te sona eriyor ama kuzeydoğuda Mozambik'e kadar takip edebileceğiniz bir kıyı sahili var. Bu sahil bizim Australya'nın güneybatı kıyısına çok benzediği için ilgimizi fazla çekmedi, ayrıca mevsim ve vize koşulları nedeniyle Mozambik ve Zimbabwe'yi es geçerek, Namibya üzerinden Zambiya'ya geçmeye karar verdik. Bu nedenle PortElizabeth'ten ülkenin turist çekmeyen kuzeyine kıvrıldık. Turist çekmiyor dediysem; hemen PE'e 80km uzakta Addo Milli Parkı var. Bu parkta 490 civarında fil yaşıyor ve kendi arabanızla toprak yolda 40km hızla safari yapabiliyorsunuz. Araçtan inmek yasak, çünkü bölgede leopar ve aslanlar da var(mış) - tabii gün içinde güzellik uykularına yatmış oldukları için ve millipark gece kapandığı için, biz göremedik kendilerini.. Telesekreterlerine mesaj bıraktık, Namibya'da buluşalım diye. Ama 3 saatte 100ün üzerinde fil, bir o kadar da zebra, tavus kuşu, geyik, kunduz, yılan, kaplumbağa, yaban domuzu ve ceylan gördük (evet ceylocum o kadar el salladım görmedin, salatanı mideye indirmekle meşguldün!) Arabayı park edip, kocaman bir fil ailesinin 3mt ilerimizden geçişini izlemek muhteşemdi!

Addo'dan sonra 1.5 günde "1000km'lik dümdüz bir çizgi" diyebileceğim yolu teptik ve Güney Afrika'nın en kuzey ve en baygın kenti Uppington'a vardık. Burdan Namibya otobüsleri kalkıyor ve otobüsü beklerken, kentin içinden geçen kavuniçi renkli bir derede zıplaşan kurbağalar izleniyor. Tek olay bu.. Pazar olduğu için mi zombi-kente dönmüş, yoksa zaten hep mi böyle, bilemiyorum. Tek bildiğim, Namibya'yı iple çekiyor oluşum..

Posted by cerenmus 09:00 Archived in South Africa Comments (2)

CapeTown

"Gökkuşağı kentinin siyah, beyaz ve diğer renkleri.."

sunny 23 °C

Uçağımız rüzgarda sarsıla sarsıla CapeTown'a inerken; uçağın bir sağ penceresine, bir sol penceresine baka baka, ilk defa anakara Afrika'sında olma heyecanımı gizleyemeyerek, pilottan ziyade kendimi alkışladım sanırım.. İnanılmaz, sonunda Afrika'dayım, anakaradayım!

Çantaları Woodstock'ta bulunan otele attığımız gibi, el-yüz bile yıkamadan kendimizi hemen sokaklara atıyoruz. Woodstock (otelin olduğu yer) CT'un biraz dışında ve tüm rehber kitaplarda yazan, geceleri elimizi kolumuzu sallaya sallaya her yere giremeyeceğimiz, girsek de çıkamayacağımız. Sanki şehir hava kararınca bir zombi-kente dönüşüyor; üzerlerinde her tür silahı taşıyan ve kullanmaktan çekinmeyen sokak çeteleri ve yılda 6000 cinayet ile, geçen hafta kaçırılıp öldürülen iki turistin haberi beynimde dönüp duruyor. Ama hava henüz aydınlık, zombi-saatine zaman var. (Bu arada teyzeme not: anlaşıldı ki, o "kaçırılan" turisti de aslında kocası öldürüp çeteleriyle ünlü yere atmış, arada kaynar nasılsa mantığıyla, vay hain adam vay)

Şehrin merkezinde, waterfront'da (limanda) güneş batarken renkler muhteşem. Keyfini çıkara çıkara biralarımızı yudumluyor ve insanları izliyoruz. İlk izlenimlerim; bu kent Türkiye'deki herhangi bir modern kentten 5 kat daha modern, temiz, düzenli ve yaşanılası! İnsanların gözlerindeki bakış yumuşak, yüzler gülüyor. Tabii ki, buna güvenip otele biraz geç dönmeye kalktık. Kısaca geçeyim: taksinin yolda birden "teklemeye" başlayan motoru, banliyönün ortasında bozulan taksi, arabanın yanında yürüyen karanlık tipler, bikaçının bizi işaret parmağıyla göstermesi, taksi şöförünün huylanıp bizi bi başka taksiye atıp para falan da almadan yollaması, kalp çarpıntıları, gecenin bir saati banliyönün ıssız sokaklarında oteli aramak, bulunca şöföre normalin iki katı "sağolasın abi tek parça getirdin" parası vermemiz vs vs. Sonuç: odaya çıkıp, yorganın altına gömülüp şu kararı aldık: "bundan sonra gereksiz macera aranmayacak, edebimizle hava kararırken odaya dönülecek!" Pek nevrotik gördüm bizi, ama risk almama konusunda siz blog takipçilerime verdiğim sözlere uyuyorum. Elim mahkum, ailem de okuyor bu blogu :) Yoksa bünyem sırf bloga yazmalık dizi dizi maceradan maceraya koşmaya pek hazır, bilirsiniz..

Ertesi sabah kargalar kahvaltıya oturmadan güneşi koskocaman halde tepede yakalayınca, caddelere atıldık. Her kentte vardır, benim çok turistik bulup hiç yanaşmadığım şu kırmızı otobüsler, itiraf edeyim her kuruşuna değermiş! Deve yüküyle para verdik ya, düdüğü doya doya çalmak için önce tam bir tur yaptık, sonra istediğimiz duraklarda inip binerek bütün gün şehri, CT'ın simgesi Table Mountain'i ve Camp's Bay'i ezberlercesine gezdik. Zaten şehir ufacık ve düzenli olduğu için insan hemen zihinsel haritasını çiziveriyor. İlk günün izlenimi, CT inanılmaz bir şehir; bi nevi Miami, bi nevi Beverly Hills. İnsanlar okyanusa bakan falezlere kurulu evlerde yaşıyor ve o kadar tembeller ki; evlere çıkmaya merdiven yok, teleferiğe benzeyen dış mekan asansörleri var! Kumsallar bembeyaz, deniz turkuaz.. Aman tanrım, cennetteyim.. Fakat, fazla rüzgarlı ve denizi 12 derecelik bir cennet bu! Deli Memet misali nerden estiği anlaşılmayan bu rüzgarda yüzmeyi bırak, ben yürümekte zorlanırken, saçlarım hemen tepede düğüm oldu.. Üstelik açık otobüsün suyunu çıkardığımız için amele yanıklarıyla bezenmiş haldeyim; eh bir de mide bozmak için bolca deniz ürünü yiyeyim tamam, tam turistik bir gün oldu işte. Böğk!

Ertesi günkü izlenimlerim bundan 180 derece farklı tabii. Artık kafamda detaylı bir harita var ya, sabah ilk iş elimle koymuş gibi bulduğum turizm ofisinden 15dk'da Namibya vizemi alıyorum ve sonra önümüzdeki günlerde adım adım gezeceğimiz Garden Route için araba kiralıyoruz. Daha sonra, aslında hiç sevmediğim ve daima kaçındığım birşey oluyor: bir grup turistle birlikte Township'lere, yani banliyölere, yani gettolara, yani gecekondulara gidiyoruz. Yani CT'un beyazların görmediği, eğitimli siyahlarının görmek istemediği, suçun kol gezdiği, fakirliğin insanın inanamadığı boyutlarda olduğu kenar mahallelerine. Banliyölere ne yazık ki turist grubu dışında tek başınıza gitmek mümkün değil, kemiğiniz dahi bulunmaz. Yanımızda ikidebir kafa hesabı yapan, kendi de banliyöden olan rehberimiz anlatıyor: Langa Township 1901'de kurulmuş, amaç hepsi bulaşıcı hastalık taşıdığına inanılan siyah (ve renkli; yani asyalı falan gibi ne siyah ne beyaz olanlara verilen ad) insanları şehirden uzaklaştırmak. İnsanlar evlerinden atılmış ve buralara sürülmüş. 1994'ten beri bu insanların "eğitimli"lerini tekrar şehre getirme çabası var ama tabii ki gettoya eğitimin ulaşmaması ve AIDS başta olmak üzere bulaşıcı hastalıkların akılalmaz boyutlarda olması, bu "çaba"ları bilinçli olarak geçersiz kılıyor. Gettodaki yaşam çok ağır, insanlar tek göz barakalarda, cam kırıkları ve çöplerin arasında yaşıyor. Tuvaletler dışarda, kız-erkek tüm çocukların kafası sıfıra vurulmuş ve zıp-zıp zıplayan bitleri görebiliyorsunuz. Çocuklara para vermek yasak bize, yoksa her gelenden dilenmeye başlayacaklarını söyledi rehberimiz. Kontrast inanılmaz, dün nerdeydik, bugün nerdeyiz.. Dünkü villalar nerde, bugünkü tek göz barakalar nerde.. Banliyöde (göreceli olarak) daha lüks evler de var, iki odası ve tuvaleti olan. Bunlar banliyöde çalışan, eli para gören insanlara ait. Bu insanlar doğdukları yerden ayrılmıyor. Garip olan, onlara daha fakirler saldırmıyor, banliyödeki insanlar arasında suç oranı sıfır! Fakat banliyö dışından gelenlere, turistlere, kısacası "hmmm ne de fakirsiniz, gece 5 yıldızlı otelime ya da villama gidince sizi düşünüp üzülücem yahu" diyen tiplere dayanamıyorlar. Çocuklar.. Çocuklar inanılmaz! Hemen gelip elini tutuyor ve seninle yürüyorlar, hiçbirşey de istemiyorlar. Tabii bizim turistler çocuklardan kurtulur kurtulmaz hemen ıslak mendillerle ufak çaplı bi duş aldılar göstere göstere ama.. Böyle vıt vıt öttüğüme bakmayın, titiz ötesi ve normalde hipokondriyak olan kocamın banliyö bar-barakasında elden ele dolaştırılan şişeden bira içişi şu dakikada hala gözümün önünden gitmiyor ve kendisine 1 saatlik bir "sağlık ve güvenlik" nutku çekmeme neden oldu.. İnanamıyorum hala bu Almanların bira aşkına.. Özetle, gece otele dönerken kontrasttan yorgun beynim sosyal meselelerle boğuşuyordu.

Otele dönüşte tatsız bir süpriz bizi bekliyor. Bankadan arıyorlar; birilerinin kredi kartımızdan 2000euroya yakın harcama yapmaya kalktığını ve işkillenen bankanın da kartı iptal ettiğini öğreniyoruz. Dakika bir gol bir! Hangi arada hangi derede kaptırdık bilmiyorum ki, kart hala cepte, çalınma falan yok ama numaralar nasıl olmuşsa birinin eline geçmiş ve sanal alışverişte kullanılmaya kalkılmış! Güney Afrika'da çok yaygınmış bu işler. Bundan sonra kredi kartına paydos. Hiç iyi olmadı tabii ama yanımızda yeterince nakit var neyse ki, merak etmeyin. Anlayacağınız Cape Town yetti, suyumuz kaynadı, gitme vaktidir.

Posted by cerenmus 08:58 Archived in South Africa Comments (0)

Seyahatin en güzel anı

sunny 18 °C

Seyahatin en güzel anı, çantanızı verip biniş kartlarınızı elinize alıp, gümrükten çıkıp, lounge'lardan birine kendinizi attığınız ve Delhi'de sokak ortasında geviş getirmekte olan bir inek sakinliğinde uçak saatini beklemeye başladığınız andır. Ben tam o andayım işte!

Demin işi başından aşkın, kulağının arkasında bir tükenmez kalem olduğunu bile unutmuş halde görünen gümrük memuruna, kafamı sağa doğru hafifçe eğmek ve sevimli sevimli gülümsemek suretiyle pasaportumu sundum. Sonra Akbank'ın in cin top oynayan lounge'unda sabahtan akşama kadar sıkıllmakta olan süslü memureye kartımı sundum, birazdan biniş kartımı bi başka uçuş ekibi üyesine sunacağım, sonra onlar bana önce ıslak sıcak mendil, sonra mikrodalgada alelacele ısıtılmış garip bi yemek ve en sonra da gümrük kağıdı sunacaklar. Sonra pilotumuz tok bir sesle 10.000 metrede olduğumuzu ve Dubaide havanın açık olduğunu söyleyecek bize.. Dubai'de bana vize istenmediği için elimi kolumu sallaya sallaya gümrükten çıkıp, arkadaşın evinde bi soluklanıp, bi çiş-diş-duş üçgeni yaşayıp hemen akabinde tekrar uçağa binip, benzer maceralar ve daha fazla ıslak ve sıcak mendil tecrübesi sonrasında CapeTown'a varacağım İNŞALLAH, MAŞALLAH, YA BİSMİLLAH..

İnanamıyorum yahu, herşey hazır ve ben uçmak üzereyim. İnsan oğlu kuş misali, peh peh peh..

Posted by cerenmus 04:23 Archived in Turkey Comments (1)

Üç gün kala..

sunny 23 °C

Odama atom bombası atılmış gibi; kışlıklarla yazlıklar karman çorman yerde duruyor, yanında çadırın olası yırtık pırtığını tamir etmeye yarayacak zımbırtılar, hemen masa üstünde ilaç dağı, onun yanında şarja takılı fotoğraf makinası, telefon vs. Üzeri çizik ve daire içine alınmış maddelerle dolu bir hazırlık listesi, duvara rasgele bantlanmış bir afrika haritası üzerinde kırmızı noktalar.. YOLA ÇIKMAMA 3 GÜN KALDI..!

Mozambik'in yağmuru bu sene bol gidiyor, son dakikada kapanan yolları da düşünerek, alternatif bir rota belirledik; Namibia üzerinden Zambia'ya geçiş. Bu rotayı seçersek Zimbabwe'yi görme şansımız olmuyor, kararsızım. Sanırım yine yolda karar vereceğiz buna. Tabii vizelerin alınma hızına, hava koşullarına da bağlı olarak. Muğlak..

Bunları düşünmenin zamanı değil, nasılsa uçakta bolca zaman olacak. Son hazırlıkları hızlı bir şekilde tamamlamam ve yarın sabah 55lt'lik çantamı hazırlamam lazım. Son dakikada aklıma gelen, seyahat sigortası oldu. Ne olur ne olmaz, inşallah totomuz sıkıntıya gelmez ama belli de olmaz, memlekete 200-70-60 ölçülerinde dönebiliriz de. Sunay Akın'ın dediği gibi: "90-60-90'ı herkes bilir, vücut ölçüleri. Ha bir de 200-70-60 var, o da tabut ölçüleri"

Allah korusun tabii ama sigorta alemi çok gelişmiş arkadaşlar, hemen 10dk içinde 25 euroya 2 ay sigortalanıveriyorsunuz, buna hastalık halinde envai çeşit bakım ve ölüm halinde kolilenmek ve memlekete yollanmak dahil. İyi bir yatırım bence, her ne kadar tahtalıköy'e bir kez gittiyseniz vücudunuzun ne olacağı zerre kadar önem taşımıyorsa da.. Önemli bir ayrıntı olarak not edesim geldi..

Posted by cerenmus 07:35 Archived in Turkey Comments (0)

Hazırlıklar, heyecanlar

sunny 15 °C

Kuzeyini anakaradan saymadığım, akdeniz deyip geçtiğim, gerçek anlamda ilk defa ayak basacağım Afrika'ya 10 gün kaldı ve çok heyecanlıyım..!

Yapılanlar: ülkeler hakkında coğrafi, sosyal ve politik ön araştırmalar, kabataslak bir rotanın belirlenmesi, bütçe hesapları, vize bilgileri, güvenlik ve sağlık bilgileri, aşılar, bilet ve malzeme tedariği.
Yapılacaklar: 55'litrelik çantaya bir çadır, mat, uyku tulumu, giysi, ilaç vs tıkıştırmak ve sonrasında sakin sakin oturup uçağın kalkışını beklemek.

Ufacık anektodlar vermek istiyorum; hedefimiz iki ay sürecek bir seyahat ile Güney-doğu Afrika ülkelerini gezmek, Güney Afrika'dan başlayarak kuzeyde Kenya'ya dek çıkmak, bu arada da sırasıyla Mozambik, Zimbabwe, Zambia, Malawi ve Tanzania'yı geçmek. Vize bilgileri hala çelişkili olduğundan, sınırda vize alamama ve Güney Afrika'daki elçilikte işlerin gereksizce uzun sürmesi halinde, rotamız değişebilir. Fakat şu durumda, G. Afrika, Kenya ve Tanzania Türklerden vize istemiyor, geri kalan ülkelerin de G.Afrika Johannesburg'da elçilikleri bulunuyor.

En önemli problemimiz sağlık ve güvenlik. İlkini yanımızda götürdüğümüz kapsamlı bir ilkyardım ve ilaç çantası ve Türkiye'de Liman Sağlık Müdürlükleri'nden (Aşılanma ve bilgi için: www.asidanisma.com / 0800 211 33 31) bedava olunan koruyucu aşılar ile; ikincisini de fazla risk almadan seyahat ederek sağlamayı düşünüyoruz.

Planlama, vize ve aşılanma hallolduğuna göre; sıra kolları sıvayıp malzeme tedariğine ve daha sonra dehşet içinde bu bir sürü ıvır zıvırı ufacık çantaya nasıl sığdıracağımı düşünmeye geldi. Sanırım asıl zorlu kısım da bu zaten. Mümkün olduğunca hafif ama kapsamlı seyahat etmeyi seviyorum. Afrika gibi güvenliğin sorun olduğu söylenen ülkelerde paramızı saklayabileceğimiz ufak cepler gibi hileleri akıl etmek, malzemenin en ucuz ama en sağlam ve hafifini bulmak, bunları askeri bir nizama göre küçükten de daha küçük hale getirip çantaya tıkmak ve sonra o çantanın fermuar ve gözlerini kapatabilmek ciddi bir çaba ve çelik gibi sinirler gerektiriyor. Ve ayrıca benim de her sefer son güne bıraktığım bir hadise olduğu için, bir panik ve dehşet hali içinde gerçekleştiriliyor. Ama zaman var daha o günlere..

Son 10 gün..!!! Çok heyecanlıyım..!!!

Posted by cerenmus 21:55 Archived in Turkey Comments (1)

(Entries 21 - 25 of 25) « Page 1 2 3 4 [5]